

Liderler liderlerle çalışır
- Tamince, Konyalı sanayici ve işadamlarına, dünya pazarlarında liderliği elde etmenin yollarını allattı. Her fırsatta dünyanın birçok ülkesinde incelemelerde bulunan Fettah Tamince, global yatırımlar için adeta laboratuar çalışması yapıyor. Amerika’dan Afrika’ya birçok ülkedeki ciddi yatırım potansiyellerini yerinde takip ediyor. Söyleşimizde özellikle ekonomik perspektifinin ve vizyonunun faklılığıyla dikkat çeken Tamince, iş adamlarıyla çok değerli birikimlerini paylaşıyor. Tecrübelerinden çıkardığı pratik ve stratejik ilkelerini bir bir özetleyen Tamince’yi iş dünyasının çok yakından takip etmesi gerekiyor. Bir solukta okuyacağınız aşağıdaki söyleşi Tamince’nin iş dünyasındaki yükselişinin adeta özeti niteliğini taşıyor. Küçük bir kuyumcu dükkanından, dünya yatırımcısına dönüşen Rixos’un gerçek hikayesini bu söyleşide bulacaksınız.
Dünyayı sarsan ekonomik bunalımla ilgili izlenimlerinizi alabilir miyiz? Dünya ekonomisi nereye gidiyor sizce?
Başlar ayak oldu, ayaklar baş oldu. Dünyada ciddi anlamda bir sorunlar silsilesi oluşmaya başladı. Ve bunlar eylül ayından beri –belki dünyada sinyalleri son iki yıldır veriliyordu- gerçekleşen çöküntüyü karşımıza getirdi. Bu çöküntü dünyada umutsuzluğu ciddi anlamda bir yeisi, sıkıntıyı getirdi. Rahat kazananlar büyük bir panikle ne yaparız arayışı içine girdiler. Bu süreçte işini doğru yapan insanlar da bütün bu yanlışların parçası olmaya başladı. Dünyada –eğer parasal olarak değerlendireceksek- dönen ekonomik hacim diyelim ki 10 trilyon dolardı, ama gerçekte elde olan bir trilyon dolardı. Herkes sanki çok fazla para varmış gibi hareket etmeye başladı. Şirketler olduğundan fazla borçlanmaya başladılar. Çünkü borçlanabilme kapasitesi genişlemişti. Dolayısıyla işini iyi yapan yapamayan, fazla uyuyan uyumayan, hesabı doğru yapan yapmayan, kılı kırk yaran yaramayan herkes bugünkü sonuçla yüzleşmeye başladı.
Türkiye’ye gelelim istiyorum, yaşanan süreci nasıl yorumluyorsunuz?
Türkiye’nin dinamizmi, sahip olduğu müteşebbis, ülkede üretim sanayinin geldiği nokta, siyasi olarak elde edilen konum –evet dünya böyle bir sonuçla karşı karşıya kaldı, bizler de bu sonucun neticelerini hep beraber yaşıyoruz- bundan sonra gerçek hayata dönüyoruz. Gerçek hayata dönerken bizim artılarımız var. Bizim artılarımız şu: Biz zorluklarla ürettik, biz farklılaşarak ürettik, biz ciddi anlamda rekabet ederek ürettik. Biz çok önemli bir genç nüfusa sahibiz. Bizim coğrafyamızda bizim gibi olan bir ikinci ülke yok. Doğu Avrupa’ya baktığımızda, Yunanistan’a Bulgaristan’a, Ortadoğu’ya baktığımızda, körfeze baktığımızda hiçbir ülkenin önümüzdeki –hani George Bush’un deyimiyle- yakın gelecekte hiçbirinin bizimle rekabet etme şansı yok. Dolayısıyla biz dünyada bütün bu olan bitenleri çok iyi analiz edeceğiz, etmek zorundayız. Bundan sonrada diyeceğiz ki: biz bütün bu potansiyelimizle hangi sektörlerde daha iyi rekabet edebiliriz. Biz ne yapalım ki tarımda Irak’ta lider olalım. Biz ne yapalım ki turizmde hiçbir ülkenin yapamadıklarını yapalım. Bunları gün geçtikçe çok net ortaya koymalıyız. Biz ne yapalım ki körfezde inşaat sektörünün lideri olalım. Bütün bu anlamda bu rekabetlere kendimizi nasıl hazırlarız. Hem ülke olarak hem şehir olarak hem de müteşebbis olarak bu alanda seçici olmak zorundayız.
Çok önemli bir noktaya temas ettiniz. Ne yapalım sizce?
Bugün kriz nedeniyle yaşadığımız net örnekler var. Her sektör yardım istiyor devletten. Ben devlet olsam, elimde kısıtlı imkanlar var. Ben bu imkaları, dünyada ne zaman artı değer oluşturacağını bilmediğimiz nakliye sektörüne mi veririm yoksa hemen netice alabileceğim tarım sektörüne mi veririm. Dünyada bütün ülkelerde otomotivin öncüsü bütün ülkelerde bu sektör büyük bir sorun yaşıyor. Desteği otomotive mi veririm hemen netice alabileceğim turizme mi veririm. Bütün bunu herkesin kendi kendine sorması lazım. Bunu ciddi anlamda yargılamamız, masaya yatırmamız lazım. Biz –işletmelerimiz küçüktür büyüktür – bunu Anadolu’da gittiğimiz her yerde dostlarımızla istişare ediyoruz. Kim diyor işletmem küçük, kimi diyor ben kobiyim. Kimi diyor kobinin altındayım, üstündeyim. Birazda tecrübelerle anlatalım. Kendimden de örnekler vereceğim. Biz cebimizdeki paraya, işletmemizin metrekaresine, şehrimizin kapasitesine göre hayal kurarsak hiçbir zaman hedeflediğimiz yerde olamayız. Hiçbir zaman rekabet etmek istediğimiz ülkelerle insanlarla rekabet edemeyiz. Dolayısıyla vizyonu koyarken bunlardan bağımsız düşünmek elzemdir. Para bulunabilir, yetişmiş işgücü bulunabilir, projeler bulunabilir. Ama doğru müteşebbis, doğru lider zor bulunur. Bunlar her yerde yetişmiyor, her yerde bulunmuyor, her yerden çıkmıyor. Dolayısıyla bizim bu konuda çok farklı düşünmemiz lazım. Kendi işletme sınırlarımız içerisinde, kendi imkânlarımız dâhilinde değil, ülkenin sunduğu, bölgenin getirdiği imkânlar, dünyada kendimizi farklılaştırarak ulaşabileceğimiz imkânlar bizim rehberimiz olmalı.
Farklılaşmada uyguladığınız yöntemler konusunda kendinizden örnekler alabilir miyiz?
Ben kendi hayatımda hep buna baktım. Çok küçük işletmelerle başladık. Güneyde kuyumculuk yapardık. Çarşıda 150 tane kuyumcu vardı. Acaba bunlardan farklı ne yapabiliriz derdik. 40 derece sıcak, nem oranı yüzde 60. Mücevher mağazasının tezgâhtarları birer askılı atlet giyer şortla dükkânın önüne bir sandalye atar oturur. Kahvaltısını orda yapar. Çöpünü ağacın altına koyar. Patron saat 12 gibi gelir. O da kahvaltısını dükkânın önünde yapar. Öğleden sonrada da arkadaşlarıyla tavla atmaya başlar. Bu arada bir müşteri gelirse tezgâhtar buyurun der, satış yapar. Patronda akşam hesap alır. Biz dedik yok bu böyle olmaz. Eğer mücevher satacaksak bu işin ciddiyeti neyi gerektiriyorsa onu yapalım. Siz mücevher satıyorsanız mücevher mağazası temiz olmalı, çalışanlar takım elbiseli kravatlı olmalı, mağazanın içinde yemek yememeli, soğan kokmamalı. Çalışanlar traşlı olur, dişleri fırçalanmış olur, parfüm kokar. Bunlar çok basit şeylerdi. İşe aldığımız çocuklar bu şartlarda çalışamayız dediler. 40 derecede takım elbise giymeyiz dediler. Güzel olan buydu, biz farklı olmak istiyorduk. Müşteri 30 mağazayı geçiyor, bize gelince şaşırıyor. İçinde takım elbise giyen, kravat takan, pantolonu ütülü, traşlı adamlar görüyor. Demek ki burada bir ciddiyet var, farklılık var. Ben 10 bin 20 bin dolara mücevher alacaksam güven duyabileceğim kendimi güvende hissedebileceğim yerden alırım. O zaman ben buraya girmeliyim. Demeli müşteri ve öyle de olmaya başladı.
Sadece görüntüdeki farklılaşmayla kalmadınız diye düşünüyorum peki başka neler yaptınız?
Bir baktık taklit satış var. Neden taklit, müşteri ucuz. Peki siz onlara orijinal satmak istediniz de almadılar mı? Neticede gelen turist Avrupa’dan geliyor. Orada bu taklitlerin hiçbiri satılmıyor. Orada bu malları satan tonlarca mağaza var. Demek ki aslında hedef kitle aynı. Satın alan kitle aynı. Ama Türkiye’nin adını biz ucuza çıkarıyoruz. Taklit sattıkça onlara buna biz alıştırıyoruz. Dedik hayır, biz ne satacaksak orijinal satacağız. İlk bir markanın mücevherlerini saatlerini getirdik mağazaya koyduk. İlk ay bu ürünlerden bir yıldaki ciromuzu yaptık. Demek ki dedik müşteri var. Ama bunu sunmayınca netice almak mümkün değil. Farklı ve çok basit şeylerdi bunlar. Amerika’yı yeniden keşfetmedik. Ama bir işin gerekleri, ihtiyaçları, doğru yapmanın şartları neyse ona uyduk. Uyunca da hemen neticesini aldık. Ve bir yıl sonra bizim ulaştığımız nokta, bütün çarşıdaki 150 mağazanın yaptığı cironun yarısını yapmaya başladık. Sonra baktık bu iş çok iyi araştırmaya başladık, acaba biz belli orijinal markaların Türkiye mümessili olabilir miyiz diye. O zaman yeni çıkan bir marka için gittim adamlarla konuşmaya, hay hay dediler. Benden satış pazarlama planı istediler. Bunu yapamam, çalışanım da yok, ama ben size halıcılık yaptım nasıl halı sattığımı anlatayım dedim. Anlatınca dediler ki seninle iş yaparız. Bu markayı dünyada da Türkiye’de de tanıyan yok. 100 bin dolarlık sipariş yapalım deneyelim dedim. Bu kadarlık sipariş alamayız dediler. İlk bir ülkeye girerken ki sipariş rakamımız bir milyon dolar dediler. Bizim için büyük paraydı. Kimse tanımıyor bu ürünü dedim. Deneyeyim önce dedim. Sana bir örnek verelim dediler. Bir sinema için önce küçük bir şehirde deneme yapılması düşünülebilir mi dediler. Neticede biz bir milyon dolarlık siparişi verdik. 18 ay sonra o markayla yaptığımız ciro onlarca milyon dolardı. Biri gelecek, bir şirkette onlarca milyon dolar ciro yapacaksın deseydi herhalde 25 yılda yaparım derdim. Bizim mağazamızdaki en ufak bir farklılık bizi iki yıl sonra sadece bir markayla onlarca milyon dolar ciro yaptığımız bir işe getirdi.
Bu büyük başarıyı şimdi yorumladığınızda nasıl bir tecrübe çıkarımında bulunuyorsunuz?
Doğru yaptığımızı anladık. Doğru yaptığınız bir iş sizi cesaretlendirir. Farklı yaptığınız iş sizi cesaretlendirir. Doğru insanlarla buluşma imkanı getirir. Doğru insanların sizinle iş yapmasını sağlar. İyi yöneticilerin sizinle beraber aynı gemiye binmesini sağlar bunlar hep bir bütündür. Bana hep sorarlar iş modeliniz nedir? İş modelimiz çok basittir. Para, proje ve insan. Bu üçünü en iyi şekilde koordine etmek. Ne kadar sermaye? Sermaye önemli değil ki, para sınırsız. Ne kadar elinizde iyi insan varsa onların iyi proje üretme imkanı var. İyi proje yapma ihtimaliniz ne kadar yüksekse sermaye bulma ihtimaliniz o kadar yüksektir. Sermayenin geri dönüşü, yatırımcıya para kazandırma ihtimali ne kadar yüksekse işin başarılı olma oranı o kadar yüksektir. Bunlar birbirini tamamlayan öğeler. Dolayısıyla ben hep şu cevabı verirdim: Ben cebimde kaç para var diye hiç düşünmüyorum. Doğru bir projem var mı? Bunu başarabilecek insanlar bulabilir miyim? Bu insanlara ulaşabilir miyim? Zamanla bunları da öğreniyoruz. Bu insanlara ulaşmanın da handikapları vardır. Biz çok küçük bir mağazada kendi pratik tecrübelerimizle işletmemizi bir yere götürmeye çalışıyorduk. Pratik zekayla, pratik becerilerimizle işletmeyi bir yere getirmeye çalışırken belli noktalarda tıkanmaya başlıyorduk. Hala da öyle birçok noktada yine tıkanıyoruz. Bir mağazam vardı, 3 mağaza, 5 mağaza, 3 distribütörlük, 5 distribütörlük baktık ki işler kötü gitmeye başladı. Sermaye yetmiyor, insanlar yetmiyor. İşi yönetemiyoruz, doğru bir netice alamıyoruz. İş dünyasını ilgilendiren konferanslara gider tecrübeli insanları dinlerdik. Kitapçılara gider bize fayda sağlayabilecek ne bulabiliriz diye bakıyorduk.
İş adamlarının pek kitapla arası iyi değildir diye bilinir. Bulabildiniz mi peki aradığınız kitabı?
Birgün kitapçının birinde ‘Girişimcilik Tutkusu’ diye bir kitap gördüm. O kitabı aldım okudum. San Francisco’da Mary diye pastaneci bir bayanın başından geçen bir hikayeyi anlatıyor. Okuyorum ama kitap acaba Mary’imi Fettah’ımı anlatıyor diye kendi kendime soru sormaya başladım. Çünkü benim yaşadıklarımın hepsini Mary yaşıyor. Mary, pasta işinde ustalaşınca her sabah dükkanını açar açmaz kapıda kuyruk oluşmaya başlıyor. Öğleye kadar Mary malları satıyor, muhteşem para kazanıyor. Sonra arkadaşları ona ikinci bir dükkan açmasını tavsiye ediyorlar. Mary ikinci bir dükkan açıyor. Kuyruklar kesiliyor ama işler iyi. Diyorlar ki sen çok başarılısın bizim mahallede de dükkan aç. Mary 3. dükkanını da açıyor. Ardından sorunlar başlıyor. Sermaye yetmiyor, insan yetmiyor, Mary kar edemiyor, kalite düşüyor, aynı tadı sunamıyor dolayısıyla işini kaybetmeye başlıyor, sonunda da iflas ediyor.
Çok manidar bir hikaye, peki buradan nasıl bir sonuç çıkardınız?
Bu anlatılanlardan sonra yazar diyor ki: bir insanda bir arada olmaması gereken 3 tane tehlikeli ruh bulunuyor. Bir tanesi müteşebbislik, 2.si yöneticilik, 3.sü teknisyenlik. Bu üçü bir insanda bir aradaysa, o insanın uzun vadede başarılı olma şansı çok az diyor.
Bu üç tehlikeli noktayı biraz açabilir miyiz?
Yani şu anlama geliyor. Bir dükkanınız varken ikincisi için müteşebbis davranıyorsunuz. Her dükkânda çalışanlarınız oluyor onları yönetmeye çalışıyorsunuz. Yöneticisiniz. Aynı zamanda müşterilere ürün satmak için tezgâha geçen, üretimde çalışan sizsiniz, bu da teknisyenliğiniz oluyor. Bu üçünü bir arada yaptığınız zaman siz sorun yaşıyorsunuz. Tabi bu sorundan çıkışı o zaman şöyle buluyor. Organizasyon şeması yapmak. Çok doğru bir şey ve ben yapınca olumlu neticesini gördüm. İşletmenizle ilgili bir şema yapın ve bütün kutucuklara kendi isminizi yazın diyor. İşletmenize yeni insanlar aldıkça o kutucuklara onların ismini yazın diyor. Zamanla şirketiniz büyüdükçe organizasyonunu da kuruyorsunuz. Başta kurguladığınız için sürekli onun üzerinden çalışmalar yapıyorsunuz. Bir anda bakıyorsunuz ki 500 kişilik bir işletmeye sahip olmuşsunuz ama kurduğunuz iyi bir organizasyon var. O zaman işi büyütme şansınız ortaya çıkıyor. Kendi görevinizi rolünüzü daha net anlıyorsunuz, algılıyorsunuz.
Çok orijinal bir yaklaşım, siz bu süreçte nelerle karşılaştınız?
O zaman şunu anladım: işletme hastalığı, işletme teknikleri veya işletme tedavileri dünyanın her tarafında üç aşağı beş yukarı aynıdır. Şimdi kanserle ilgili bir ilaç geliştiriliyor, bir anda dünyanın her tarafında yayılıyor. Kanserin Türkiye’si Bulgaristan’ı yok. Amerika’da bir ilaç üretiliyor dünyanın her yerinde kullanılıyor. O zaman şunu anladım ki: benim yaşadığım sorunlar dünyada daha önce yaşanmış, keşfedilmiş, neticelendirilmiş, tedavileri bulunmuş, uygulanmış sorunlar. O zaman bunları kendi pratik zekâmla değil en iyi şekilde kendi mekanizmalarımla gidermeliyim. Ya kişisel gelişimimle kendim gidermeliyim ya da ihtiyaç duyduğum konularda bu işi en iyi bilen insanlarla bunu gidermeliyim. Eğer gideremezsem şirketin hacmi bir noktadan sonra olduğu yerde duracak hatta geri gitmeye başlayacak. Bugün baktığımızda da birçok arkadaşımızda, dostumuzda, kendimizde buna şahit oluyoruz. Dolayısıyla farklılığımız, olaylara farklı bakışımız ve kişisel gelişime verdiğimiz önem, işin gereklerine göre kendi organizasyonumuzu yapma, doğru insanları, doğru zamanda doğru işe alma bizim belli yerlerde sıkıntılarımızı azalttı. Sıkıntısız, hatasız iş hayatı mümkün değil. Ama bilimsel olma çok daha farklı avantajlar getiriyor.
Güncel ekonomiye dönelim isterseniz. Dünya ciddi bir ekonomik buhrandan geçiyor. Bu gelişmeler ışığında Türkiye’nin geleceğine dair bakış açınızı öğrenebilir miyiz?
Kriz dönemi moraller bozuk Türkiye’de. Dünyada beklentiler çok farklı. Dolayısıyla elimizdeki gücün farkında mıyız bunu vurgulamak istiyorum. Bizim müteşebbisliğimiz anlamındaki yürekliliğimiz, bizim farklı yapımız, bugüne kadar işlerimizi getirdiğimiz nokta bizi çok cesaretlendiriyor. Ülkenin elde ettiği siyasi ve ekonomik istikrar bize önümüzdeki dönem çok daha fazla yardımcı olacaktır. Ben çevre ülkelerde dolaştıkça bunu çok net görüyorum. Bundan hepimizin faydalanması lazım. Tayyip Bey’in ‘Davos Fatihi’ olarak ülkeye dönmesi bizi çok sevindirdi. Hepimiz bunu alkışladık ama inanın dışarıda iş yapmak noktasında bize çok fazla faydası olan bir hareketti. Türkiye’nin ABD ile olan şimdiki münasebetlerindeki pozitif yönde gelişmeler bizim Irak’ta daha rahat iş yapmamızı sağlayacaktır. Bizim Ortadoğu’da daha rahat iş yapmamızı sağlayacaktır. Çünkü buralar önemli zenginlikleri, kaynakları olan yerler. Türk müteşebbislerin bu asıl zenginliklere ulaşması lazımdır. Ama biz hala neyi hedeflemeliyiz noktasında ciddi sorunlar yaşıyoruz. Dönercilik yaparken inşaat yapmaya başladık. İnşaatçılığımız de dönerciliğe benzemeye başladı. Bunu küçümsüyorum şeklinde algılamayın. Bunlar elbette değerli işlerdir ama biz daha büyüğünü düşünerek gitmeliydik. Biz beraber hareket ederek gitmeliydik. Biz bu zenginliklerin çok önemli zenginlikler olduğunun farkında olmalıydık.
Geçenlerde Irak’tan üst düzey bir misafirimiz oldu. Neden Irak’a gelmiyorsunuz dedi. Ben de gayri ihtiyari ortalık bir durulsun, sakinleşsin dedim. Adam dedi ki: siz tabi 3 bomba patladı 50 kişi öldü bugün Irak’a gidilmez diye düşünüyorsunuz ama dün en büyük demir çelik fabrikamızı Avrupalı bir şirket aldı. Şu devletler şunları aldı, şunlar şunu aldı. Şu konuda yatırım yaptılar. Bizim yanı başımız Irak. Şu anda özelleştirmeler yapılıyor. Irak’ta servet paylaşılıyor, zenginlikler dağıtılıyor. Bu konuda biz hem kendi adımıza hem de ülkemiz adına nasıl yer almalıyız biz buralarda nasıl olmalıyız sorusunu kendi kendimize çok fazla sormuyoruz. Yarın Suriye açılacak. Suriye’de GSM operatörü Konyalılar olamaz mı diye niye biz kendi kendimize sormuyoruz. Orada elektrik enerjisi üretme noktasında biz niye olmayalım. Bütün buna benzer birçok konu bizim bölgemizde gelişmekte, yaşanmakta. Biz bu dinamik özelliğimizi, gözü kara müteşebbis ruhumuzu oralara bu yönüyle taşımalıyız. Taşıyabilirsek çok iyi neticeler alabiliriz. Çünkü artık yeni bir dünyanın temellerini atan Türk müteşebbisler dünya ülkelerinde ciddi destekler görüyor. Bu itibar, çok önemli bir itibar ve bu itibarı en iyi şekilde kullanmamız lazım. Kullanırsak bu kriz dönemi hem bizim için hem Türkiye için çok önemli bir fırsata dönecektir. Çünkü gelişmiş toplumlar önümüzdeki 10 yıl kendi sorunlarıyla yaşayacak. Zaten bu kadar sorunlu bölgelerde onlar bizim kadar esnek hareket edemiyorlar. Onlar blok gelip blok gidiyorlar. Aslında onlar bizim olduğumuz hiçbir sahada bizimle rekabet edemediler. Olamadılar da. Türk inşaat sektörü şimdi dünyada 2 numara olmayı zorluyor. 75-80 milyar dolar yurt dışında yatırımlar var. Çok kısa sürede bir numara olmamanız için hiçbir engel yok. Birçok batılı şirket artık Türk müteahhitlerine diyor ki beraber hareket edelim. Dünyanın en büyük projelerine baktığınızda Türk müteahhitleri konsorsiyumlarda var. Ama bunu yeterli görmüyoruz tabii ki. Çünkü eğer biz bunu bir numaraya getireceksek, en iyi şekilde mühendisler nasıl yetiştireceğiz, en iyi şekilde bu konsorsiyumları nasıl yöneteceğiz, en iyi şekilde daha kaliteli daha doğru işi nasıl neticelendireceğiz, Türk tarzımızla değil dünyada yapılan doğrularla nasıl bütünleştireceğiz bütün bunları zorlamalıyız. Bu bir sektörde. Sadece bu sektör Türkiye’nin önümüzdeki 10 yılını garantileyebilecek bir sektör. Bunun gibi birçok sektörü öne çıkarabiliriz. Bu krizin böyle bir şeye vesile olabileceğini düşünüyorum, temenni ediyorum.
Bakın şimdi Libya karar vermiş açılıyor. Kaddafi emir vermiş dünyadaki bütün paralarımızı Libya’ya getireceğiz ve ülke içinde yatırıma dönüştüreceğiz diyor. Rakam 147 milyar dolar. 5 milyon nüfusu olan bir ülkeden bahsediyoruz. Konya’dan uçmak 3 saat bile değil. Gittiğinizde kendinizi sanki Anadolu’nun bir şehrinde gibi hissedersiniz. Ama şimdi biz orada sadece inşaatçılarımızla varız. Neden bütün sektörlerde yokuz. Sosyalist bir devlet olduğu için bütün vatandaşın ekmeğini kendisi veren bir ülke. Ve en fazla buğday ithal eden ülkelerden bir tanesi. Şimdi böyle bir fırsat varken Konya niye Libya’nın bütün buğdayını vermemeli. Veya bu konuda neden Libyalılarla birlikte yatırım yapmamalı. Libyalılar bana soruyorlar, Ukrayna veya Kazakistan’da buğday yatırımı yapabilir miyiz diye. Çünkü bu sürekli bir ihtiyaç. Paraları da var ellerinde. Bunun gibi birçok konu etüd edilebilir, üstüne gidilebilir.
Birazda sizin pratikteki tecrübelerinizi dinleyebilir miyiz? Neler tavsiye edersiniz?
Bu gibi konuları kendi tecrübemle anlatayım. Gittimiz yerlerde Türkiye’nin gücünü anlatıyoruz. Kendimizi ifade edebilme. Dünyada iş yapabilme. Ben birçok ülkede iş yapıyorum. Hiçbir ülkeye klasik, bilinen sistemlerle, yöntemlerle girmedik. Bilinen yöntem ticaret odalarıyla oraya bir gidelim, fuar ziyaretinde bulunalım, fuarda birisiyle tanışalım. Böyle yapmadık. Hep önümüze aldık ülkeyi, bu ülkede karar vericiler kimler ona baktık. Bu insanlarla olduğunuzda iş yaparsınız, başarı gelir, para kazanırsınız. Bu insanlara ulaşmanın yolunu araştırdık. Bu konularda çalışma yaptık. Hala da çalışıyoruz. Bütün bu insanları ülkemize getirdik. Önce bir Türkiye’yi görün sonra iş konuşalım dedik. Ne yaptığımızı, kim olduğumuzu, neler yapabildiğimizi bir görün dedik. Ve inanın en kurumsal şirketlerde bile şunu gördük ki onlar da insan, iletişimle, sempatiyle yaklaşımda bulunan insanlarla karşılaştık. Bu yolla insani bir yaklaşım olunca insanlar size banka referans mektubunuzu, kaç milyon dolarlık kredi limitiniz var, dünyada hangi standartları geçtiniz onu sormuyorlar. En kurumsal şirketlerde bile bunları ikili diyaloglarla aşabiliyorsunuz. Ve biz yöntemimizle bunları aştık. Yoksa iş yapmak mümkün değil. Bir ülkeye giriyorsun, adam önünüze bir bariyer koyuyor, zaten o kağıdı bir okuyunca, şu standartlar olacak, şu kadar paran olacak, şu kadar referansın olacak, şu kadar tecrüben olacak. Bunların hepsi olursa benim ne işim var orada. Teknemde oturur gezerim. Niye ben orada çalışayım ki. Olmadığı için çare arıyorum. Yokta demiyorsun. Bunların ben hiçbirine haiz değilim, benim şirketimde yok dediğiniz zaman da siz 10-0 maça mağlup başlıyorsunuz. O zamanda galip gelme şansınız yok. Ama ikili diyalogla bir işi yapabileceğinize inandığınız zaman bunu çözebilecek metotların hepsini ortaya koyabiliyorsunuz. Biz bunların hepsini koyduk ortaya. İnşaat yapabiliyor muyuz yaptık mı yaptık. Biz bunu değişik iklimlerde, değişik bölgelerde yapabilir miyiz, yaparız. Elimizde kadromuz var mı var. Ama ben en büyüklerden değilim, o kadar eski değilim, büyük referanslarım yok. Ama bu sektöre de girmek istiyorum. Bu işte olmak istiyorum. Elimdeki imkanlara baktığımda da diyorum ki. Bir şantiye yönetimi ama daha becerikli uzman bir ekibim var. Bu işe konsantre olacağım. En eskiler kadar ben bir şantiyeyi en iyi yapabilirim. O zaman ben bu işi mutlaka alabilmenin yollarını aramalıyım. Dedik ve birçok noktada alabildik. Otel işletmeciliği noktasında şimdi en eskilerle en büyüklerle yarışıyorsunuz. Her türlü standartlar onların elinde. Siz bir yatırımcıya gidiyorsunuz işletmeyi almak istiyorsunuz. Yatırımcı sizi ilk defa duyuyor. Siz yeni başlıyorsanız 10-0 mağlup başlıyorsunuz. Ama rekabet edebilir miyiz ederiz. Hangi anlamda ederiz. Faklılaşma, maliyetler, daha iyi konsantre olma anlamında rekabet ederiz. Bizim bunu bir şekilde yatırımcıya anlatmamız lazım, ikna etmemiz lazım. Hiç şuna bakmıyorum. Biz Anadolu’dan çıkma, mütevazı, gariban, yeni yeni öğrenmeye çalışan, kervan yolda düzelir mantığıyla hareket eden bir grubuz. Doğrusunu isterseniz öyleyiz. Ama biz bunu Hollandalı yatırımcıyla, Viyana’daki yatırımcıya bunu böyle anlatmam. En büyükler kadar geçmişim var tecrübem var demiyorum. Ama bir şeye inanıyorum. İnandığım için o yolda mücadele veriyorum. Ben herkesten daha iyi otel işletebilirim. Olduğumuz ülkelerde bunun neticesini alıyoruz. O zaman mutlaka benim yatırımcıya, bankaya, bu insanlara bunu anlatmam lazım, bu insanları ikna etmem lazım. Bu konuda da benim kompleks duymamam, sıkıntı yapmamam lazım. Sonuna kadar mücadele vermem lazım. Hamdolsun gün geçtikçe de bunların neticesini alabiliyoruz. Bunların sonuçlarını çok net alabiliyoruz. Olduğumuz sektörlerde hep bu ilkeyi benimsiyoruz.
İlkelerinizden bahsetmişken, bir sıralama yapabilir misiniz?
Bana göre burada en önemli noktalar, birincisi: eğer bir şirketin başıysanız sizin şirketin başı olarak istediğiniz gibi hareket etme, kendinizi yetiştirememe gibi, çok fazla kilo alma, çok iyi giyinmeme, kendinizi çok iyi ifade edememe, altınızda çalışan insanlara iyi liderlik edememe, toplantıya geç gelme, toplantıyı yönetememe gibi lüksünüz yok. Şirket benim, istediğim gibi gelirim, istediğim gibi giderim diye bir şey yok. En iyi bilanço yapan, bütçeyi en iyi okuyabilen, inceleyebilen lider olmama gibi bir lüksünüz yok. Birincisi olmazsa olmaz nokta bu. İkincisi; ben hep şuna inanıyorum. Arkanızda ordular olabilir, binlerce insan olabilir. Birçok kişi bunu yaşadı. Birçok müessesenin kilidi başına koyduğunuz tek kişi. Tarihe baktığımızda bir ülkenin kaderini bir kişi değiştirebiliyor. Bir kişi yüz milyon insanın hayatını etkileyebiliyor Hitler gibi. Stalin gibi. Bu ilke işletmelerde de geçerli. Siz eğer şirketinizde iyi liderlik yapabiliyorsanız başarı geliyor. Bir gün Şeyh Makdum’a siz çok iyi bir lidersiniz dediğimde, ‘benim arkamda iyi liderler var’ diye cevap verdi. Harward’tan takip ettiğim bir dergi var diyor ki: ‘liderler liderlerle çalışır, lider olmayanlar takipçilerle çalışır’ takipçiyle çalıştığınız müddetçe her iş size gelir. Adam parayı yönetemez, insanı yönetemez siz anlatırsınız. Bilmediğimiz konuları bilmediğimiz insanlarla yapmaya çalışınca bilmeyen neticeler elde ediliyor. Hayatımda hep bunun ızdıraplarını kötü sonuçlarını yaşadım. Bilmediğiniz bir işi bilmediğiniz bir kişiyle yapmaya çalışmayın. Ya kendiniz öğrenin ya da bilen birini bulun. Dolayısıyla eğer biz işletmelerin başıysak biz o işletmelerin lideriyiz. Lider hangi özelliklere sahip olacaksa, hangi becerilere sahip olacaksa, biz de onlara sahip olmak zorundayız. Yoksa kazanacağız. Kendimizle ilgili T cetveli yapacağız. Bunu bir yerden öğrendim, yapınca iyi netice alıyorum. Çünkü insan en fazla kendisini tanır. Sizi sizden daha iyi kimse tanıyamaz. İnsan kendisine dürüst olduğu müddetçe o T cetvelinde her şey ortaya çıkar. T cetvelini koyduğunuzda iyi bir iletişimci misiniz değil misiniz ortaya çıkar. İyi para yönetir misiniz yönetmez misiniz çıkar. İyi vizyoner misiniz değil misiniz çıkar. Ben kendimle ilgili ortaya koyduğumda ‘çabuk karar veren adammışım’ böyle çıkıyor. Bu çabuk kararlarımız çok fazla bana menfi neticeler getirdiğini gördüm. O zaman bu yönümü yönetmem lazım. Mesela çok hırslıyım. İzmir’i aldıysak diyorum ki onun yanında niye Manisa’yı da almadık. Yanlış bir şey. Çünkü önce bir İzmir’i al doğru dürüst bir yönet iyi bir yere getir. Yok. Ama T cetvelinde bunlar çok net çıkıyor. Çünkü etrafınızda herkes size diyor ki çok iyisiniz, mükemmelsiniz, çok başarılısınız herkes alkışlıyor. Neye göre başarılıyım, hangi kritere göre başarılıyım. Bana başarılısınız diyen arkadaşım acaba kimleri bugüne kadar analiz etmiş. Bütün bunlara bakmaksızın diyorsunuz ki bana başarılı dediler. Bilmiyorsunuz ki ayağınızın altına sabun koymuş. Bir gidiyorsunuz ondan sonra yanlış bir yatırım. Uçakta ekonomi uçuyorsunuz, lüks evde oturmuyorsunuz. Ama yanlış bir iş sizin 100 tane evinize sebep oluyor. Bırakın ekonomik uçmayı, özel uçak alsanız o kadar zararınız olmaz.
- Leaders Work With Leaders, The Others Work With Followers
We hosted Chairman of Board of Directors of Rixos Hotels, Fettah TAMINCE. TAMINCE who attracts attention with his entrepreneurship and energy, have given very important messages about the bnusiness environment. He defined the ways to lead world markets to businessmen and industrialists from Konya. He works about the global investments as a laboratory. In our article you would find his different point of view to business. The business environment should follow carefully him who summarized his practical satrategical principles in this article. Actually, this is the life story of TAMINCE from a small jeweler to a world investigator. Fettah TAMİNCE determined followings to AktifBusiness:
Dynamism of Turkey, number of entrepreneurs, condition of industry and political situation are important. These are our adventages: We produced by difference, rivalry and difiiculties. We have an important young population. There is not a country like us in our region. In Eastern Europe, Greece, Bulgaria and Middle East or the Bay there is not a country which be able to compete us in the future. Money, qualified employment or projects could all be found. But, the correct entrepreneurs or leaders can not be easily found. So we should think differently about this matter. People always ask me what my model is. Our business model is so easy actually: Money, project and human being. The main model is coordinate these three matter well. The increase in the number of qualified personnel takes us to an increase in project productivity. An increase in project productivity takes us to find capitals with high amoounts. So I do not ask to myself as “How much money do I have?”. But I think for: “Have I got correct projects?” , “Can I find the correct people to achieve this projects?” or “How can I find these people?”
If a person has three fetures at the same time it is so difficult to achieve his goals: These are entrepreneurship, administration and being a technician. Why not a businessmen from Konya has got a GSM operator in Syria? At this point of view why don’t we involve there as producing energy? It is not impossible anymore. Because, Turkish entrepreneurs shape the world and they are supported in the foreign countries. Once, I determined Sheikh Makdum that he was a good leader. And he replied as he has the supports of good leaders. Also, in a magazine which I folow from Harward says: “Leaders work with leaders, but the others work with followers.”








